Tag Archive for geçmiş

geçmiş (ve) ihtimaller

nedendir bilmiyorum.. bir tek bana mı has yoksa bir çok kişide de bu denli yoğun mu yaşanıyor bu kadar analiz, değerlendirme anlamlandırma.. geçmişi daha çok sorgular hale geliyor insan bir süre üzerinden geçtikten sonra.. yaşadıklarını, yaptıklarını görünce kendini çok toy hissediyor.. mesela ben bu gün günlük olaylar üzerinde düşününüp taşınırken, ihtimaller ve olasılıklar üzerinde yoğunlaşırken birden kendimi geçmişimi yargılarken buldum.. hem kendimi yargılıyordum hem ilişkilerimi..

merak etmeyin iğneyi kendime batırıyordum hep hatta bana batan iğneden öte şiş gibi birşeydi ama durup düşününce geçmişte ne kadar yanlış insanlarla vakit geçirmişim ne kadar günlerim aylarım yıllarım boşa gitmiş daha iyi anlıyorum.. şimdi geriye dönüp o zamanki ben’e baktığımda kendime değil (kendime toz konduramam bilirsiniz) o günki ben’e tek kelimeyle acıyorum.. (ki acınmaktan da nefret ederim)

peki kabul (hoş kabul etmiş olsak kendimizi, yaşadıklarımızı ve hatalarımızı bu yazılanlara sebep ne olacaktı ya o ayrı konu) yaptık hatalar.. her insan yapar zaten (bak gene her kullandım sanki her’mişim gibi) hata.. hayat deneme yamulma oyunudur, bla bla bla..

ama benim asıl kafamı kurcalayan başka birşey var.. konuyu pişmanlığa bağlamak değil niyetim kaldı ki “keşke” kelimesinden ziyadesiyle nefret eden birisiyim ancak nasreddin hocanın torunları olarak “ya o hataları yapmasaydım?” sorusunu sorgular oluyorum.. o zaman şimdi ne durumda olurdum acaba.. hala o günki halime acır mıydım acaba?

çok sevdiğim bir arkadaşımla yaptığımız son tartışma benim hayatı kabul etmekle ilgili ciddi bir karşı koyuşumun olduğu yönündeydi.. hoş ben bunu da inkar ettim tabi nitekim yapabileceğim şeyler varken birşeyleri kabullenip boku hayatın kucağına bırakmak, kolaya kaçmak bana göredeğil.. “himaye edebileceğimiz onca şey varken (ki en en önemlisi duygularımız) neden bile bile hata yapayım ki? kabullenmiyorum işte..” diye vızıldarken o bana hayat sana bunu öyle bir kabul ettirtecek ki bir vakit gelecek ve sen haklıydın diyeceksin dedi..

şimdi normal şartlarda benim inadım inattır özür dilemem ya da haklısın demek bana göre değil demiyorum ama tercih ettiğim birşey değil.. hayat bana öğretecekmiş.. peehh! tamam herşey kontrolümüzde değil ama sonuçta daha geçen gün yazdığım Hata – Seçim yazısında da açıkladığım üzere seçimler ve etkileri üzerine kuruludur.. elbette mükemmel seçimler yapamayabilirim bunu da kabul ediyorum ama “bu hayat benim ağzıma sıçtı” demek yerine “sıçtıysam ben sıçtım hayatın taa mnk.” demeyi tercih ederim..

bak sinirlendim gene edebimi bozdum ama yapçak birşey yok.. bu aralar seçimlere ve seçmediğimiz yolların nereye ulaştığı ihtimaline fazla takıldım.. bakalım bundan sıkılınca neye saracağım..

pemby’ nin hazin yaşamı

dün akşam Jehan Barbur konserine gittim KargArt da.. Daha önce KargArt a hiç gitmediğim için internette mekana dair fotoğraflar aradım ama pek birşey bulamadım video arayayım bare derken “pemby’ nin hazin yaşamı” diye bir video ile karşılaştım..

Stopmotion ile çekilmiş bir video idi 6 küçük obje ile 5 tane kısacık film insan ilişkilerini öyle güzel anlatmışlar ki üzerine konuşabileceğimiz o kadar çok şey var ki..

İnsan yaradılışından bu yana hayatını idame ettirebilmek için hep bir kolonileşme bir topluluk bir gurup oluşturma çabası içerisinde olmuş.. İlk insanlar topluluk oluşturmayı hayatta kalabilmek için yapmak zorunda kalmışken zamanla bu insanın fıtratına yerleşmiş ve vazgeçilmez bir hal almış. Öyle ki bir çok kültürde (ki günümüzde hala özellikle uzak doğu kültürlerinde) toplumdan dışlama halen çok ciddi bir ceza olarak görünmekte..

Asıl mesele şu ki; bireyler toplumda yer edinebilmek için kendileri olmak yerine işleri belki biraz kolaylaştırmak belki biraz hızlandırmak adına yapmak istemediği birçok şeyi yapmakta, yahut yapmak istediği şeyleri yerine getirememekte.. İnsan denilen olgunun o herşeyi bilen ahmak beyni ile içgüdüsünü yaşadığı kalbi arasında günlük hayatta dahi sürekli bir savaş bir çekişme hali var. P emby hikayelerinde bana göre topluma dahil olmak adına yapılanları ve topluma dahil olamayışı göstermektedir.

Hep düşünüyorum Into the Wild filmindeki yaşam ne kadar mümkün.. Bir berduş gezgin yapabiliyorken insanlar bunu neden yapamıyor neden sürekli bir topluluğa dahil olma sürekli bir sosyal iletişim içerisinde olma çabası içerisine giriyor ve bana göre her şeyden önemlisi bu insanı geliştiriyor mu yoksa köreltiyor mu?

Erdem dediğimiz olguya eriştiğini varsaydığımız kişiler nirvanaya ulaşmış kişiler, komplekslerinden egolarından kurtulmuş dervişler ve bununla sınırlı olmamak üzere hak yolu adına hümanizmi tavan yapan binlerce saygın insana baktığımızda hepsi daha fazla yer edinme çabamız olan toplumun bir parçası olmak adına yaptığımız tüm zırvalıklardan uzaklaşan ve kendini kendine bırakan karakterler.. Köreltme durumu işte burada devreye giriyor. Malum insanlar en basitinden beyinlerindeki potansiyelin küçük bile diyemeyeceğim minik bir kısmını kullanabiliyor. Bunun sebebini ben toplumsal yardımlaşma sonucu kolaya alışan beyin ve bedenin işlevsiz kısımlarını bir nevi uyku moduna getirmesi olarak tanımlıyorum. Tabi kullanılmayan bölüm git gide köreliyor ve işlevini kaybediyor. Yeniden harekete geçirmek için ekstra bir çabaya ihtiyacımız oluyor. Düşünsenize 3 yaşındaki çocuk için masa konuşabilir, filler uçabilir, gökyüzü herşeyden en büyük ve erişilmezdir oysa yaş büyüdükçe eğitim arttıkça daha çok şey bildiğini sanan biz insanlar aslında “düzen” ayağına daha da aptallaşıyor hayal gücümüzü ve azmimizi yitirmiyor muyuz?

Oturup bir düşünün bakalım hep geçmişe neden özeniriz.. “Nerede o eski bayramlar” ya da “bizim zamanımızda” yahut “ben gençken” diye başlayan cümleler hep geçmişe olan özlemimizin ifadeleri değil midir? Bize geçmişimizi özleten şey nedir? Geleceğin belirsizliği mi yoksa çok daha aktif çalışan beden ve beynimiz mi? Bozulan ahlak mı özletiyor bize geçmişi ya da artık kaybettiğimiz sağlığımız mı? Bence hem hepsi hem hiçbiri.

Bize geçmişi özleten şey kaybettiğimiz hayal gücümüz ve cesaretimiz.